30 Ekim 2009 Cuma

Ferrero Rocher

İki gündür "AY FERRERO ROCHER OLSA DA YESEEEEEEEK" diyip duruyordum. Bugün afedersiniz popomu devirmiş evde yatıyor, Tudors'un 2. sezon bölümlerini izlerken sevdiceğim aradı. "Bir aşağı inmeyi düşünür müsün acabaaa?" dedi, ben de "Ay bilmem düşüniym bi, sana sonucu haber veririm" dedim. Tabii ki çok da düşünmedim ve aşağıya koştum. Bir de ne göreyim; 32'lik Ferrero Rocher kutusuyla kapının önünde duran bir kibar beyfendi! "Hemen sevinme. bu kutuyu kaldırıcaksın. Bunu yiyceksin" diyip bana 3lü pir paket daha uzattı. Ne biçim de düşüncelidir sevdiceğim. Geçen sene bişey olmuştu onu hatırladım sonra. Bizim evde 2 Ferrero Rocher vardı. Bi tanesini almıştım yanıma, o zamanlar çok yakınımızda oturan sevdiceğimi aramıştım kapısının önüne insin diye. O zamanlar biz yeni yeni çıkmaya başlamışız, aman nasıl da heycan nasıl da heycan. Bugün farkettim ki 3 tane de 5 tane de 32 tane de olsa Ferrero Rocher'i içeren jestler aynı ölçüde heycan verici, sevdiceğe duyulan hisler de ilk günkü gibi taptaze. Ne güzel.

27 Ekim 2009 Salı

aylardır günlük yazmıyorum

neden acaba?

25 Ekim 2009 Pazar

bir festivalin daha sonuna geldik / spoiler taktırdım, bakan mı?



Bugün izlediğimiz son festival filmi de Şark Oyunları (Eastern Play) idi. Bana Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında filmini hatırlattı film. Bir yandan hayata dair bir şeyler verilmeye çalışılırken, bir yandan da karakterler arasında olur olmaz bağlantılar çıkması, alakasız yerlerde birbirlerinin yanından geçip de gördükleri kişinin aradıkları kişi olduğunu anlayamamaları felan. Daha önceden Yaşamın Kıyısında gibi oldukça gerçekçi ve güzel kurgulanmış bir film izlememiş olsaydım belki de Şark Oyunları’nı beğenebilirdim. Ancak bana oldukça havada bir film gibi geldi. Hani tamam, birinin başına kötü bişey geliyor, biri onu kurtarıyor, sonra onlar çok yakınlaşıyorlar, bu arada kötülüğü yapan kişi de meğerse kurtarıcının tanıdığı biri çıkıyor felan da, en sonunda kurtarıcının, kurtardığı kızın yaşadığı şehir olan İstanbul’a gelmesi, bunun da son sahnede, yalnızca 1 buçuk dakika süreyle gösterilmesi ne demek oluyor? Kızı buldu mu acaba? Bulamadı mı? Önemli olan bulması değil miydi yoksa? Sadece onun kendi hayatından kurtulmak için bir “yola” çıkmış olması mıydı? Daha pek çok soru var da özellikle sonunu bağlayamamış olmaları, bende final ödevini vermesine 1 saat kala 17 sayfalık ödevine 1 paragraflık bir sonuç bölümü yazan öğrenci hissiyatı uyandırdı. Son bölüm sayesinde bile toparlayabilecekken, hem gidişattan hem de sonuçtan D verdim filme.


Sondan başa gitmeye karar verdiğime göre, öyleyse dün izlediğim filmleri de yazayım. Dün öğlen Polytechnique filmine gittim bir başıma. Film, ne zaman olduğunu tam anlayamadığım bir vakitte, Fransa’daki Polytechnique filminde geçen gerçek bir olaydan esinlenerek yapılmış. İlk sahnede fotokopi odasını görüyoruz. Bizdeki fotokopiciliğin aksine burda herkes kendi fotokopisini kendisi çekmekte. Makinelerin sesleri sayfa çevirme seslerine karışmış, kimse birbiriyle pek konuşmuyor. O dinginlik içerisinde bir anda 2 el ateş ediliyor içeriye. Kameraya en yakında duran kızcağızlardan birinin kulağına, birinin de sağ omzuna geliyor kurşunlar. Hiç beklemezken gelen bu sesler sayesinde bütün filmi diken üstünde izledim zaten ve sırf bu etki sayesinde bile benden “tam not aldı” kerata. Bu filmin de sonunu bağlayamamışlardı pek. En sonuna kadar izlediğimiz kızcağızdan ziyade beni etkileyen kişi, kafayı yiyip sağa sola ateş açan, geriye bıraktığı mektubunda “feministlerden nefret ediyorum” diyen çocuğun piskolojisi oldu. Oldukça alakasız olmakla beraber böylesi bir işe kalkışmadan hemen önce 10 günlük sakallarını emek emek traş etmesi beni özellikle düşündürdü. Yerim oldukça iyiydi ve bu sayede Fransızca olan filmi rahat rahat, altyazılarını bile okuyarak izleyebildim. Bunun da bende filme karşı pozitif bir önyargı yaratmış olması muhtemel tabi ama, öyle bile olsa güzel bir festival filmiydi bence. Bi de film siyah beyazdı ama şimdi farkediyorum ki sonundaki sahneler renkli olarak çekilmişti. Emin olamıyorum gerçi. Acaba orası da mı siyah beyazdı?


Bu filmden hemen önce, sabah 11’de “9” filmine gittik. Heralde bu festivalde izlediğim en iyi filmdi, hatta uzun bir süredir izlediğim en iyi filmlerden biri bile olabilir. Filmin reklamı yapılırken Tim Burton’ın adı sık sık telaffuz edilse de adam sadece filmin yapılması için para vermiş. Yani öyle grafiklerde felan yardımcı olmamış bildiğim kadarıyla. (Hani Hostel’in afişlerinde Quentin Tarantino yazıyodu ya. Onun gibi) En başlarda “oha ne alaka kuklalar filan” diyodum (ve diyormuşuz meğer içimizden), ama sonra ortaya çıktı ki BAYA alakalıymış meseleyle. Annem olsa “filmde çok gizli mesajlar vardı” derdi kaşlarını kaldırarak ve gözlerini kısarak. Bu filmle ilgili çok bir şey yazmiycam, çünkü yakında normal sinemalarda da gösterime girebilir. MUTTTLAKA izlenmesi gerek diye düşünüyorum ama herhangi bir şekilde beklentilerinizi yükseltmek de istemem tabi =)

23 Ekim 2009 Cuma

İspitçi

bu akşam filmekimi'nde sıra ispiyoncu'daydı. büyük bir tesadüf sonucu en önde 2. sıradan verilmiş bize biletler, doğrusu Gülş hanımın günlerdir şikayet ettiği meseleyi böylece anlamış olduk. hadi bu Matt Damon'ın New York sosyetesi aksanıyla konuşmasına biz anladık çok şükür. ama ya ukrayna filmine felan gitmiş olsaydık? hayır, altyazı ve ekran beraber gözüksün diye o mınnak ekran o kadar geride duruyor olabilir de, onu ileri almak bence çok da fena olmayacaktır yani. madem olmuyorsa, vudielın'ın filmindeki gibi direk film içinde altyazılar da yapılabilir, hani neden olmasın? bu emek sinemasını ben anlamıyorum zaten. yıllardır bütün bu festivaller orda yapılır, hayvan gibi para kaanılır, sadece iki tane hoparlör takıp bi de koltukları değiştirmişler. bir zahmet salonun iç bükey yapısını da değiştiriverseler ya! olacak iş değil; senin önündeki adam senden yüksekte duruyor, boyun tutulması yaşıyosun perdeyi görücem diye. neyse, film komikti, biraz hoax filmine benziyodu adamın dalavereleri ama yine de güzeldi. ben en çok matt damon'ın karısı ginger'a üzüldüm. hadi adam manyak, sen hiç mi farkında varmıyosun be kadın, yıllar yılı adamın bütün şizofrenliklerine destek oluyosun, her koşulda adamın arkasında duruyosun. arada sırada "ay bu çok irrasyonel yannaaaaz!" diye o inci küpeli gerdanını kırmak yerine "saçmalıyosun be adam, bu kadar da olmaz!" deyiverseydi keşke. ona üzüldüm ve kızdım ama yapıcak bişey yok, film bu.

bugünün en güzel gelişmesi de şu oldu.

20 Ekim 2009 Salı

starbakslılaştıramadıklarımızdan mısınız

Starbucks’a gittim. Her zaman yeni tatlar içermesi ve ufak boyunun 3 lira olması dolayısıyla, acele bir işim olduğunda, mesela Starbucks’ta oturup birini bekliyceksem hep günün kahvesinden sipariş ederim. Bu sefer de o amaçla girdim içeri, bana “hoşgeldiniz efem” diyen çocukcağıza günün kahvesini sordum. Cevabı benim fikrimi değiştirmeyecekti ama Sumatra kahvesiyle bu şekilde tanıştığımdan içtiğim şeyi bileyim istedim; belki de onu da çok sever ve herkese paket paket hediye ederdim. Çocukcağız bana içtiğim kahvenin Verona olduğunu söyledikten sonra nefes almadan konuşmaya başlamıştı ki farkında olmadan sözünü kesip bir fincan istediğimi söyledim. Bir saniye kadar durakladı. Sonrasında şunları söyledi:


Size bu kahveyi anlatayım mı? [Bize bütün bu cümleleri ezberletiyorlar ama asla kimse dinlemek istemiyor. Ve şu anda biriyle kalıp garson cümleleri dışında bir şeyler söylemeye ihtiyaç duyuyorum.] Şayet istiyorsanız anlatayım, istemiyorsanız… Günün kahvesi Latin Amerika’dan bilmemneyle harmanlanmış bilmemne Afrika kahvesi, ayrıca içine tadını yoğunlaştırması için ufak bir miktar da İtalyan kahvesi kattık. İçimi kolay ancak oldukça yoğun ve kozmopolit (?) bir kahvedir. İsterseniz size bir miktar vereyim, tadına bakın, sert gelirse birazcık süt koyarız.


Ben “oha resmen elinizde kalan kahveleri karıştırıp bize kakalamışsınız” diye düşündüm doğal olarak. Durum öyle bile olsa genç kişi bu sahtekarlığa öyle güzel hazırlanmıştı ki, tıpış tıpış aldım kahvemi.


Günler sonra bir Pazar sabahı Verona’nın paketiyle tekrar karşılaştım. Bile bile devam ettirdim bu yalanı; gidip hem kahveyi aldım, hem de onu içebilmek için filtreleme şeysini. Sorun şu ki kahve oldukça kötü ve çok fazla yağlı. Kokusu filtreden günlerce çıkmadı ve tadı da damağımda fazlaca tortu bıraktı. Gerçekten.


not: Bir bilenin sözünü dinleyip çokolatla beraber içtim kahveyi. İşte o zaman çok güzel oldu. Bütün bu anti-propagandasal yaklaşımımı geri almayı bir borç bilirim.

19 Ekim 2009 Pazartesi

utanarak itiraf ediyorum

sabahtan beri aklımın gerisinde "senin için aşk boş bir laftı, cebinden düşüp de kırıldı" şeklinde uzayıp giden o basit nameleriyle demet akalın'ın şarkısı var. söylesem bir türlü, söylemesem içimi kemiriyor. nerden duydum da dilime dolandı allah kahretsin ya. ben böyle acı görmedim.

yorum yapmak isteyen arkadaşlar montla sıç demezse sevinirim =)

17 Ekim 2009 Cumartesi

spoiler'in biri gelir biri gider


Bugün Woody Allen’ın o çokça beklenen, çokça şişirilen filmine gittim. Nasıl bir film beklediğimi az çok kestirebilmem için bir özet okumaya ihtiyacım yoktu. Sözgelimi genç bir kız ve yaşlı bir adamın arasındaki nevroz dolu ilişkiyi Manhattan sonrasında tekrar beklememek saçma olurdu. Bununla beraber (bana göre) sapkın bir ilişki olan 2+1 durumu da mevcuttu ve daha nice nice komik “sonradan görme” ilişkiler Woody Allen’a çok (!) benzeyen bir abimiz tarafından (Larry David) seyircinin gözünün içine bakarak anlatıldı, her adımda analiz edildi. Neler olacağını az çok kestirmek mümkündü. Zaten filmde karakterlerin başına neler geldiğinden ziyade Boris karakterinin herkese ne biçim de ayar verdiğini, üstelik bütün bunları komik bulmasına rağmen bir yandan da o kişilerin seçimlerine saygı duyduğunu izlemek benim açımdan ilginç oldu.


Filmle ilgili haddim olmayarak böylece birkaç noktaya değindikten sonradır ki, sıra geldi perdenin diğer tarafına, yani seyirciye. Zaten ek seans konma zorunluluğunun doğmasından anlamıştım; bir çok insan bu filme “ay vudielın filmine gittim süperdiiiiiii!” diyebilmek için gidiyorlardı. Meğer durum sandığımdan daha da vahimmiş. Sanıyorum ki salonda bazı provokatörler vardı ve telsizlerle kendilerine geçilen “son 5 dakikadır kimse gülmedi, HEMEN GÜLÜN!” şeklindeki anonslar neticesinde Boris abi ne zaman birine laf soksa, bir ironiye değinse, bu kişiler halkı galeyana sürükleyip her şeye güldüler. Şayet bunlar provakatör değillerdiyse, o zaman durum daha da vahim. Cem Yılmaz demişti ya “bi de korsan bilet alanlar var; onlar her şeye gülüyor” diye, onu düşündüm filmde. Bu insanlar o kadar çoklardı ki, heralde İKSV onların yüzünden ciddi bir sıkıntıya girmiştir. Tamam komik yerler vardı, ama bazı yerler özellikle göze sokula sokula komikleştirilmişti ki bizim gibi “solucanlar” anlayıp kendi hayatlarıyla karşılaştırsınlar ve sonucunda bir ders çıkarabilsinler. Yok ama, kitlenin bir çoğu çıkışta “abi adam çok komikti yaa! Woody Allen hep böyle zaten!” felan dediler, ben de hayalimde arkalarından yetişip ellerini sıktım hararetle, tebrik ettim kendilerini. Ben bile az biraz bilgimle Woody Allen’ın o piskozlarının arasından bütün insanları ezdiğini, hepsini aynı seviyede ve aynı aptallıkta gördüğünü anlayabiliyorsam, insanlar bu filmlere nasıl komedi filmi muamelesi yapabilir ki? Anlamıyorlar adamın dediği şeyi, aptallıklarına doymuyorlar ve tam da onun eleştirdiği gibi kendilerine sunulan her şeyi alıp, tüketip, sonra da… Neyse. Dur sakinleşiyorum yavaş yavaş.


Seyircinin hıyarlığı, filmin önceden kestirilebilirliği, çapraşık ilişkilerin rahatsız ediciliği bir kenara bırakılırsa eğlenceli bir filmdi esasında. Özellikle de 200 IQ’lu adamın ellerini yıkarken sürekli “happy birthday Boris” diye şarkı söylemesi baya enteresandı. Ama yine de Woody Allen benim için hep Ant-Z’dir, diğer filmleri de eğlenceliktir.