30 Ekim 2009 Cuma
Ferrero Rocher
27 Ekim 2009 Salı
25 Ekim 2009 Pazar
bir festivalin daha sonuna geldik / spoiler taktırdım, bakan mı?

Bugün izlediğimiz son festival filmi de Şark Oyunları (Eastern Play) idi. Bana Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında filmini hatırlattı film. Bir yandan hayata dair bir şeyler verilmeye çalışılırken, bir yandan da karakterler arasında olur olmaz bağlantılar çıkması, alakasız yerlerde birbirlerinin yanından geçip de gördükleri kişinin aradıkları kişi olduğunu anlayamamaları felan. Daha önceden Yaşamın Kıyısında gibi oldukça gerçekçi ve güzel kurgulanmış bir film izlememiş olsaydım belki de Şark Oyunları’nı beğenebilirdim. Ancak bana oldukça havada bir film gibi geldi. Hani tamam, birinin başına kötü bişey geliyor, biri onu kurtarıyor, sonra onlar çok yakınlaşıyorlar, bu arada kötülüğü yapan kişi de meğerse kurtarıcının tanıdığı biri çıkıyor felan da, en sonunda kurtarıcının, kurtardığı kızın yaşadığı şehir olan İstanbul’a gelmesi, bunun da son sahnede, yalnızca 1 buçuk dakika süreyle gösterilmesi ne demek oluyor? Kızı buldu mu acaba? Bulamadı mı? Önemli olan bulması değil miydi yoksa? Sadece onun kendi hayatından kurtulmak için bir “yola” çıkmış olması mıydı? Daha pek çok soru var da özellikle sonunu bağlayamamış olmaları, bende final ödevini vermesine 1 saat kala 17 sayfalık ödevine 1 paragraflık bir sonuç bölümü yazan öğrenci hissiyatı uyandırdı. Son bölüm sayesinde bile toparlayabilecekken, hem gidişattan hem de sonuçtan D verdim filme.

Sondan başa gitmeye karar verdiğime göre, öyleyse dün izlediğim filmleri de yazayım. Dün öğlen Polytechnique filmine gittim bir başıma. Film, ne zaman olduğunu tam anlayamadığım bir vakitte, Fransa’daki Polytechnique filminde geçen gerçek bir olaydan esinlenerek yapılmış. İlk sahnede fotokopi odasını görüyoruz. Bizdeki fotokopiciliğin aksine burda herkes kendi fotokopisini kendisi çekmekte. Makinelerin sesleri sayfa çevirme seslerine karışmış, kimse birbiriyle pek konuşmuyor. O dinginlik içerisinde bir anda 2 el ateş ediliyor içeriye. Kameraya en yakında duran kızcağızlardan birinin kulağına, birinin de sağ omzuna geliyor kurşunlar. Hiç beklemezken gelen bu sesler sayesinde bütün filmi diken üstünde izledim zaten ve sırf bu etki sayesinde bile benden “tam not aldı” kerata. Bu filmin de sonunu bağlayamamışlardı pek. En sonuna kadar izlediğimiz kızcağızdan ziyade beni etkileyen kişi, kafayı yiyip sağa sola ateş açan, geriye bıraktığı mektubunda “feministlerden nefret ediyorum” diyen çocuğun piskolojisi oldu. Oldukça alakasız olmakla beraber böylesi bir işe kalkışmadan hemen önce 10 günlük sakallarını emek emek traş etmesi beni özellikle düşündürdü. Yerim oldukça iyiydi ve bu sayede Fransızca olan filmi rahat rahat, altyazılarını bile okuyarak izleyebildim. Bunun da bende filme karşı pozitif bir önyargı yaratmış olması muhtemel tabi ama, öyle bile olsa güzel bir festival filmiydi bence. Bi de film siyah beyazdı ama şimdi farkediyorum ki sonundaki sahneler renkli olarak çekilmişti. Emin olamıyorum gerçi. Acaba orası da mı siyah beyazdı?

Bu filmden hemen önce, sabah 11’de “9” filmine gittik. Heralde bu festivalde izlediğim en iyi filmdi, hatta uzun bir süredir izlediğim en iyi filmlerden biri bile olabilir. Filmin reklamı yapılırken Tim Burton’ın adı sık sık telaffuz edilse de adam sadece filmin yapılması için para vermiş. Yani öyle grafiklerde felan yardımcı olmamış bildiğim kadarıyla. (Hani Hostel’in afişlerinde Quentin Tarantino yazıyodu ya. Onun gibi) En başlarda “oha ne alaka kuklalar filan” diyodum (ve diyormuşuz meğer içimizden), ama sonra ortaya çıktı ki BAYA alakalıymış meseleyle. Annem olsa “filmde çok gizli mesajlar vardı” derdi kaşlarını kaldırarak ve gözlerini kısarak. Bu filmle ilgili çok bir şey yazmiycam, çünkü yakında normal sinemalarda da gösterime girebilir. MUTTTLAKA izlenmesi gerek diye düşünüyorum ama herhangi bir şekilde beklentilerinizi yükseltmek de istemem tabi =)
23 Ekim 2009 Cuma
İspitçi
20 Ekim 2009 Salı
starbakslılaştıramadıklarımızdan mısınız
Starbucks’a gittim. Her zaman yeni tatlar içermesi ve ufak boyunun 3 lira olması dolayısıyla, acele bir işim olduğunda, mesela Starbucks’ta oturup birini bekliyceksem hep günün kahvesinden sipariş ederim. Bu sefer de o amaçla girdim içeri, bana “hoşgeldiniz efem” diyen çocukcağıza günün kahvesini sordum. Cevabı benim fikrimi değiştirmeyecekti ama Sumatra kahvesiyle bu şekilde tanıştığımdan içtiğim şeyi bileyim istedim; belki de onu da çok sever ve herkese paket paket hediye ederdim. Çocukcağız bana içtiğim kahvenin Verona olduğunu söyledikten sonra nefes almadan konuşmaya başlamıştı ki farkında olmadan sözünü kesip bir fincan istediğimi söyledim. Bir saniye kadar durakladı. Sonrasında şunları söyledi:
Size bu kahveyi anlatayım mı? [Bize bütün bu cümleleri ezberletiyorlar ama asla kimse dinlemek istemiyor. Ve şu anda biriyle kalıp garson cümleleri dışında bir şeyler söylemeye ihtiyaç duyuyorum.] Şayet istiyorsanız anlatayım, istemiyorsanız… Günün kahvesi Latin Amerika’dan bilmemneyle harmanlanmış bilmemne Afrika kahvesi, ayrıca içine tadını yoğunlaştırması için ufak bir miktar da İtalyan kahvesi kattık. İçimi kolay ancak oldukça yoğun ve kozmopolit (?) bir kahvedir. İsterseniz size bir miktar vereyim, tadına bakın, sert gelirse birazcık süt koyarız.
Ben “oha resmen elinizde kalan kahveleri karıştırıp bize kakalamışsınız” diye düşündüm doğal olarak. Durum öyle bile olsa genç kişi bu sahtekarlığa öyle güzel hazırlanmıştı ki, tıpış tıpış aldım kahvemi.
Günler sonra bir Pazar sabahı Verona’nın paketiyle tekrar karşılaştım. Bile bile devam ettirdim bu yalanı; gidip hem kahveyi aldım, hem de onu içebilmek için filtreleme şeysini. Sorun şu ki kahve oldukça kötü ve çok fazla yağlı. Kokusu filtreden günlerce çıkmadı ve tadı da damağımda fazlaca tortu bıraktı. Gerçekten.
not: Bir bilenin sözünü dinleyip çokolatla beraber içtim kahveyi. İşte o zaman çok güzel oldu. Bütün bu anti-propagandasal yaklaşımımı geri almayı bir borç bilirim.
19 Ekim 2009 Pazartesi
utanarak itiraf ediyorum
17 Ekim 2009 Cumartesi
spoiler'in biri gelir biri gider

Bugün Woody Allen’ın o çokça beklenen, çokça şişirilen filmine gittim. Nasıl bir film beklediğimi az çok kestirebilmem için bir özet okumaya ihtiyacım yoktu. Sözgelimi genç bir kız ve yaşlı bir adamın arasındaki nevroz dolu ilişkiyi Manhattan sonrasında tekrar beklememek saçma olurdu. Bununla beraber (bana göre) sapkın bir ilişki olan 2+1 durumu da mevcuttu ve daha nice nice komik “sonradan görme” ilişkiler Woody Allen’a çok (!) benzeyen bir abimiz tarafından (Larry David) seyircinin gözünün içine bakarak anlatıldı, her adımda analiz edildi. Neler olacağını az çok kestirmek mümkündü. Zaten filmde karakterlerin başına neler geldiğinden ziyade Boris karakterinin herkese ne biçim de ayar verdiğini, üstelik bütün bunları komik bulmasına rağmen bir yandan da o kişilerin seçimlerine saygı duyduğunu izlemek benim açımdan ilginç oldu.
Filmle ilgili haddim olmayarak böylece birkaç noktaya değindikten sonradır ki, sıra geldi perdenin diğer tarafına, yani seyirciye. Zaten ek seans konma zorunluluğunun doğmasından anlamıştım; bir çok insan bu filme “ay vudielın filmine gittim süperdiiiiiii!” diyebilmek için gidiyorlardı. Meğer durum sandığımdan daha da vahimmiş. Sanıyorum ki salonda bazı provokatörler vardı ve telsizlerle kendilerine geçilen “son 5 dakikadır kimse gülmedi, HEMEN GÜLÜN!” şeklindeki anonslar neticesinde Boris abi ne zaman birine laf soksa, bir ironiye değinse, bu kişiler halkı galeyana sürükleyip her şeye güldüler. Şayet bunlar provakatör değillerdiyse, o zaman durum daha da vahim. Cem Yılmaz demişti ya “bi de korsan bilet alanlar var; onlar her şeye gülüyor” diye, onu düşündüm filmde. Bu insanlar o kadar çoklardı ki, heralde İKSV onların yüzünden ciddi bir sıkıntıya girmiştir. Tamam komik yerler vardı, ama bazı yerler özellikle göze sokula sokula komikleştirilmişti ki bizim gibi “solucanlar” anlayıp kendi hayatlarıyla karşılaştırsınlar ve sonucunda bir ders çıkarabilsinler. Yok ama, kitlenin bir çoğu çıkışta “abi adam çok komikti yaa! Woody Allen hep böyle zaten!” felan dediler, ben de hayalimde arkalarından yetişip ellerini sıktım hararetle, tebrik ettim kendilerini. Ben bile az biraz bilgimle Woody Allen’ın o piskozlarının arasından bütün insanları ezdiğini, hepsini aynı seviyede ve aynı aptallıkta gördüğünü anlayabiliyorsam, insanlar bu filmlere nasıl komedi filmi muamelesi yapabilir ki? Anlamıyorlar adamın dediği şeyi, aptallıklarına doymuyorlar ve tam da onun eleştirdiği gibi kendilerine sunulan her şeyi alıp, tüketip, sonra da… Neyse. Dur sakinleşiyorum yavaş yavaş.
Seyircinin hıyarlığı, filmin önceden kestirilebilirliği, çapraşık ilişkilerin rahatsız ediciliği bir kenara bırakılırsa eğlenceli bir filmdi esasında. Özellikle de 200 IQ’lu adamın ellerini yıkarken sürekli “happy birthday Boris” diye şarkı söylemesi baya enteresandı. Ama yine de Woody Allen benim için hep Ant-Z’dir, diğer filmleri de eğlenceliktir.